Bilim ve Sağlık Haber Ajansı

Bilim ve Sağlık Haber Ajansı


Omikron’un Alt Varyantı BA.2 Tespit Edildi

Posted: 18 Feb 2022 03:46 AM PST

Yakın Doğu Üniversitesi: Omikron'un alt varyantı BA.2'yi KKTC'de tespit ettik!

Yakın Doğu Üniversitesi'nin KKTC'de saptadığı Omikron'un alt varyantı BA.2 yaklaşık 1,5 kat daha hızlı yayılıyor!

Sahip olduğu mutasyonların tanımlanmasını zorlaştırdığı için “gizli” varyant olarak da adlandırılan Omikron'un alt varyantı BA.2, KKTC'de saptandı. Yakın Doğu Üniversitesi Genom Analiz Laboratuvarı'nın açıkladığı analiz sonuçları, Şubat ayının ilk iki haftasında KKTC'de görülen COVID-19 vakalarında Omikron'un yüzde 87.2 ile baskınlığını korurken, Omikron'un alt varyantı BA.2'nin yaygınlığının da yüzde 12.5 olduğunu ortaya koydu.

Baskın varyant değişiyor!

Yakın Doğu Üniversitesi'nin açıkladığı genom analiz sonuçlarına göre; COVID-19'a neden olan SARS-CoV-2'nin şu anda yayılımda olan Omikron varyantı, KKTC'de ilk kez 17 Aralık 2022'de yurt dışından gelen bir vakada tespit edildi. Sonraki iki hafta hızla yayılan Omikron varyantının baskınlığı, Aralık ayı sonunda yüzde 55'e ulaştı. Ocak 2022'de ise yüzde 95'le baskın varyant haline geldi.

Yakın Doğu Üniversitesi'nin 829 hasta örneği üzerinden yaptığı varyant analizleri, Omikron'un alt varyantı BA.2'nin yedi vaka ile KKTC'de yayılmaya başladığını gösterdi. Alt varyantının ana varyanta göre 1,5 kat daha hızlı yayıldığı düşünüldüğünde Omikron BA.2'nin ilerleyen haftalarda KKTC'de baskın varyanta dönüşmesi bekleniyor. Yakın Doğu Üniversitesi Genom Analiz Laboratuvarı'nda genom bilim araştırmacıları Doç. Dr. Mahmut Çerkez Ergören, Dr. Gülten Tuncel, Dr. Gökçe Akan ve moleküler biyolog Melis Kalaycı'nın sürdürdüğü çalışmalar, ilerleyen günlerde Omikron'un alt varyantının yayılım seyrini takip etmeye devam edecek.

 

"Analizler ve veriler, alt varyant BA.2'nin Omikron'un ilk versiyonuna göre yaklaşık 1,5 kat daha hızlı yayıldığını gösteriyor."

Hali hazırda KKTC'de baskın varyant olan Omikron'un alt varyantı BA.2'nin KKTC'de yayılmaya başladığını söyleyen  Prof. Dr. Tamer Şanlıdağ, "Analizler ve veriler, alt varyant BA.2'nin Omikron'un ilk versiyonuna göre yaklaşık 1,5 kat daha hızlı yayıldığını gösteriyor. Dolayısı ile alt varyantın, Şubat ayının ilk iki haftasında yüzde 12.5 olan baskınlık oranının önümüzdeki dönemde hızla yükselerek baskın varyant haline geleceğini öngörüyoruz" dedi.

 

Yakın Doğu Üniversitesi: Omikron'un alt varyantı BA.2'yi KKTC'de tespit ettik!

"Omikron BA.2 ve Omikron BA.1 soyları için gerçekleştirdiğimiz viral genom dizi analizi sonuçları, bu soyların önemli genetik farklılıklar taşıdıklarını ortaya koydu."

Gerçekleştirdikleri dizi analiz sonuçlarının Omikron'un alt varyantı BA.2'nin KKTC'de yayılmaya başladığını ilk kez doğruladığını söyleyen Yakın Doğu Üniversitesi DESAM Enstitüsü Kit Üretim ve Genom Analiz Laboratuvarları sorumlusu Doç. Dr. Mahmut Çerkez Ergören, "Omikron BA.2 ve Omikron BA.1 soyları için gerçekleştirdiğimiz viral genom dizi analizi sonuçları, bu soyların önemli genetik farklılıklar taşıdıklarını ortaya koydu. Bu farklılıkların Omikron'un alt varyantı BA.2'nin aşıların oluşturduğu antikorlara karşı daha dirençli olabileceği endişesi yaratıyor" ifadesini kullandı.

Global veriler doğrultusunda BA.2'nin BA.1'e kıyasla daha şiddetli hastalığa neden olmasa da hastaneye yatış oranlarını arttırdığının görüldüğünü ifade eden Ergören, "Bu konunun netleşmesi için daha fazla veriye ihtiyacımız var. Güçlü ekibimiz ve yüksek donanımlı alt yapımızla Yakın Doğu Üniversitesi tanı ve araştırma laboratuvarlarımızda Omikron'un alt varyantını izlemeye ve elde ettiğimiz sonuçları kamuoyu ile paylaşmaya devam edeceğiz" dedi.

Kapalı By-Pass Hem Hayatını Hem Voleybolunu Kurtardı 

Posted: 18 Feb 2022 03:21 AM PST

Fwd: Kapalı by-pass hem hayatını, hem voleybolunu kurtardı

Kapalı by-pass yöntemi ile 4 damarı değişen ve ameliyattan tam bir ay sonra voleybol oynamaya devam eden 62 yaşındaki Nizamettin Özlük, eğer klasik yöntemle by-pass olsaydı spor hayatı bitecekti

Kapalı by-pass hem hayatını, hem voleybolunu kurtardı.Batman'da yaşayan 62 yaşındaki emekli voleybolcu Nizamettin Özlük, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Şirketi'ne futbolcu olarak girip 10 yıl sporcu olarak çalıştı. Takımı gençleştirme çalışmalarına gidilince bu kez büro bölümünde çalışmaya başladı; hem çalışıp hem de voleybol takımında oynadı. Yine aynı şirketten 2015 yılında, 55 yaşında hizmet yılı dolunca emekli oldu. Emekli olmadan önce voleybol takımında turnuvalara katılıyor, şampiyonluklar alıyordu. Böyle yoğun bir spor hayatı vardı, hiçbir sağlık sorunu yoktu. "Bana sorsalar en çok güvendiğiniz organınız hangisi, 'kalbim' derdim' diyen Nizamettin Özlük bir gün spor yaparken aniden fenalaştı. Acil anjiyo yapıldı. 'Hemen ameliyat' denildi. Dört damarı kapalı by-pass ile değişti.

AMELİYAT STRESİ YÜZÜNDEN 10 KİLO VERDİ 

Nizamettin Özlük, yaşadığı süreç hakkında,"Bugüne kadar hiçbir şikayetim olmamıştı. Sporuma devam ediyordum, maç olmadığı zaman yüzme, ağırlık kaldırma, koşu ile vaktimi geçiriyordum. Yine bir gün tempolu bir yürüyüş anında tam göğsümün ortasında korkunç bir acı ve yanma hissettim. Baktım ki aşırı bir terleme yaşıyorum, doktora gittim. Efor testinin birinci dakikasından sonra çok zorlandım, yine göğsümde ağrı, yanma ve terleme hissettim ve 'Makineyi durdurun' dedim. Nefes darlığı yaşadım. İlaçlı kimyasal bir test uyguladılar; daha sonra tekrar 4 dakikalık yürüyüş bandına aldılar beni, ikinci dakikasında zorlandım. Doktor raporda 'Anjiyo öneriliyor' dedi. İki gün sonra koldan anjiyo yapıldı. Hocam beni yoğun bakıma aldı, daha sonra gelip üç damarımın iki tanesi yüzde 91, bir tanesinin de yüzde 95 kapalı olduğunun bilgisini verdi ve çok acil ameliyat olmam gerektiğini söyledi. Doktorum, 'Kesinlikle stentle oyalanamayız, kendine çok iyi bir doktor ve hastane bul' dedi. Batman'daki kardiyolog doktorum kan sulandırıcı verdi. Bütün ailem, arkadaşlarım, spor camiası bana doktor ve hastane aramaya başladık. Daha önce 'kapalı ameliyat' olduğunu ne ben, ne de Batmanlılar bilmiyorduk. Çünkü çok yakın zamanda birkaç arkadaşım ameliyat oldu hepsi açık ameliyattı. Onların hepsi kendi doktorlarından memnun olduğunu söyleyip ve kendi doktorlarına yönlendirdiler ama hepsi açık ameliyat olmuşlardı ve iyileşme süreçlerinin ne kadar zor olduğunu biliyordum. 15 günde stresten 10 kg verdim çünkü göğsüm kesilecek, spor hayatım bitti, araba kullanamayacağım, en çok açık yara ve enfeksiyon korkusundan yemeden içmeden kesildim. Bu olaydan önce arabamın bakımını yaptırmıştım, ailecek tatile çıkacaktık, bir anda hayatımız altüst oldu. Bu arada tüm aile her koldan doktor ve hastane arayışına girdik.

Saç Ekimi Sonrası Bu Kurallar Hayati Önem Taşıyor

Damadım ve kuzeni İstanbul'dan Prof. Dr. Barış Çaynak'ı öğreniyor ve bizi buluşturdu. Barış hocam bize hiç bilmediğimiz kapalı by-pass ameliyatını anlattı. Hiç endişelenmeme gerek olmadığını, birinci günün sonunda yoğun bakımdan çıkacağımı, dördüncü gün hastaneden taburcu olacağımı ve uçakla memleketime dönebileceğini bana söyledi. İnanamadım, bana bir rüya gibi geldi. Çünkü etrafımda gördüğüm hastaların hem göğsünde ve bacaklarında boydan boya kocaman yara izi vardı. Aylarca sırtüstü yatıp, yan dönemeyip, araba kullanamayıp, normal hayatına çok sonra dönmeleri açıkçası beni çok endişelendiriyordu. Ameliyata kalan olan süreçte aşırı stresten şekerim ve tansiyonum çıktı, zaten şeker hastasıyım, hocam hepsinin düzene konulmasını sağladı ve ameliyata girdim çok sorunsuz bir ameliyat geçirdim. Üç damar olarak ameliyata girdim ama hocam bir sürprizle karşılaşmış. Kalbi besleyen yan damarımın da yüzde 90 kapalı olduğunu ameliyat esnasında tespit etti ve o damarımı da değiştirdi. Yani üç damar diye girip dört damar değiştirerek ameliyattan çıktık.  Beşinci gün taburcu oldum, Batman'a döndüm. Barış hocam bana; 'Yüzebilirsin, araç kullanabilirsin her gün mesafeyi artırarak yürüyüşlerine başlayabilirsin' dedi. Bir ay içerisinde bütün bu aktiviteleri yaparak normal hayatıma döndüm, maçlara, antrenmanlara gittim. Maçlara çıktım, şampiyonluk aldık. Hem takım kaptanı, hem de takımın kurucusu olarak çok mutlu oldum. Hem sağlığıma kavuştum, hem istediğim hayatıma yeniden döndüm, çok mutluyum." dedi.

Fwd: Kapalı by-pass hem hayatını, hem voleybolunu kurtardı

KLASİK BY-PASS OLSAYDI SPOR HAYATI BİTECEKTİ 

Nizamettin Özlük'ün ameliyatını gerçekleştiren Prof. Dr. Barış Çaynak, tedavi sürecini şu sözlerle anlattı: "Şehir dışından gelen hastamız bize önce anjiyo görüntülerini iletti. Bir an önce ameliyat olması gerekiyordu. Acil ameliyat olması gerektiği için hemen randevu oluşturuldu ve anjiyosu incelendi. Kalbi besleyen 3 ana damarın üçünde de tıkanıklık olduğu görüldü, yan damarlarında da tıkanıklık olduğu için 4 damarına by-pass yapıldı. Bacak açılmadan endoskopik olarak bacak damarı alınarak kapalı by-pass yapıldı. Taburcu olduktan sonra hızlı şekilde normal hayatına döndü. Sporcu olduğu için sosyal hayatına dönüp antrenmanlarına başladı. Bana 'Maç yapabilir miyim?' diyerek danıştı. Ben de izin verdim. Şampiyon oldular. Gurur duydum, kupayı ben almış kadar sevindim. Voleybol bütün göğüs ve kol kaslarının kullanıldığı, zıplama ile göğüs ve kol hareketlerinin yapıldığı bir spordur. Klasik by-pass yapılsaydı, göğüs kafesi açılsaydı, bir daha voleybol oynayamazdı. Kapalı by-pass sayesinde 1. ayda spor yaşantısına döndü. Kapalı by-pass yöntemi bu açıdan da çok önemli."

İnstagram Hesabımız

Saç Ekimi Sonrası Bu Kurallar Hayati Önem Taşıyor

Posted: 17 Feb 2022 10:15 AM PST

Saç Ekimi Sonrası Bu Kurallar Hayati Önem Taşıyor

Birçok nedene bağlı olarak kaybedilen saçların, dökülen saç alanına kazandırılması işlemi olan saç ekimi uygulaması, dünyanın dört bir yanında en çok tercih edilen estetik uygulamalarının başında geliyor. Genel olarak 3 aşamadan oluşan saç ekimi uygulaması, her ne kadar zor bir süreç olarak görünse de, uyulması gereken kurallara dikkat edildiğinde oldukça başarılı sonuçları da beraberinde getiriyor. 

Saç dökülmesi ve kellik şikayeti yaşayan kişilerin sıklıkla başvurduğu saç ekimi operasyonları hem fiziksel hem de psikolojik açıdan olumlu sonuçlar sağlıyor. Kişiye özgüvenini geri kazandıran saç ekim operasyonları kadar saç ekimi sonrasındaki süreç de ekstra öneme sahip. Bu noktada kişilerin ilk 48 saat işlem yapılan bölgeye kesinlikle temas edilmemesi gerektiğini söyleyen Berkant Dural''Saç ektirmek isteyen kişilerin operasyon öncesinde olduğu gibi sonrasında da birtakım kurallara dikkat etmesi gerekiyor. Çünkü ilk 48 saat içerisinde saç kökleri hassas olduğu kadar kolay bir şekilde zarar görebiliyor. Bu yüzden ilk 48 saat operasyonlu bölgenin her türlü temastan korunması gerekiyor'' dedi.

''Operasyon bandajı, hekim gözetiminde çıkarılmalı''

Ekim operasyonu sonrası bölgenin korunması amacıyla takılan bandajın hekim gözetiminde çıkarılmasının en sağlıklı olduğunu belirten Dural; "Bandajlar operasyondan 48 saat içerisinde çıkarılır, saç köklerinde terleme yapmaması içinse tekrar bir bandaj uygulanması yapılmaz. Bu noktada bandaj sonrası ilk yıkamada çok önemlidir. Mikro cerrahi de olsa saç köklerine yapılan işlem saç derisinde belli bir hassasiyet oluşmasına neden olacağından dikkatli ve hassas bir şekilde yıkama yapılmalıdır. Uygun bir şampuanla saç köklerine zarar vermeyecek şekilde saç yıkanmalı ve kurutulmalıdır. Bir iki yıkamadan sonra hassasiyet azalacağından sonraki süreçlerde normal yıkama metodu da kullanılabilir" dedi.

Saç Ekimi Sonrası Bu Kurallar Hayati Önem Taşıyor

İlk 15 günlük süreye dikkat!

Saç ekimi sonrasını takiben devam eden 15 günlük süreçte dikkat edilmesi gereken noktalara değinen Dural sözlerine şu şekilde devam etti, '' Özellikle ilk 2 hafta ekim yapılan bölgede iltihaplanma ve olası darbeleri korumak için birçok aktivitenin de dikkatli uygulanması gerekir. Hamam, sauna, yüzme gibi yoğun terlemelerin yaşanacağı yerler ilk 15 günlük süreçte saç köklerine zarar vereceğinden uzak durulması gerekir. 15 günün sonunda ise saçları kazıtmamak şartıyla kişiler herhangi bir saç işlemi için kuaföre gidebilir. Kafaya darbe almaya müsait olan sporlar içinse süremizi 45 güne kadar uzatabiliyoruz. 2 haftalık süre zarfında kişiler aynı zamanda cinsel ilişkiye de ara vermeleri gerektiğini unutmamalı. Tüm bunlara ek olarak verilen ilaçlar aksatılmadan tüketilmeli ve normal olmayan bir durumla karşılaştığında mutlaka operasyon yaptırdığı yere ulaşılmalıdır" dedi.

Diş Fırçası Ne Zaman Değiştirilmeli ? Diş Bakımı Nasıl Olmalı?

Posted: 17 Feb 2022 09:25 AM PST

Diş Fırçası Ne Zaman Değiştirilmeli? Diş Bakımı Nasıl Olmalı?

Diş Fırçası Ne Zaman Değiştirilmeli ?  Diş fırçası veya dil temizleyiciler yardımı ile dil temizliği, plak ve diş taşı oluşumunun önüne geçilebilmesi için de diş ipi ve ağız bakım suyu önem taşıyor. Dişlere zarar verebilecek kürdan gibi sivri ve sert nesneler kullanılmaması gerekirken sert fırçalamadan uzak durulmasına da dikkat çekiliyor. Diş fırçalarının ise 200 kullanımdan sonra değiştirilmesi gerekiyor. 

Diş Fırçası Ne Zaman Değiştirilmeli? Diş Bakımı Nasıl Olmalı? Ağız ve diş sağlığının tek başına bir alan olarak düşünülmemesi gerektiğini belirten Cansu Şeyma Ağrılı, "Ağız ve diş sağlığı özellikle giderek artan kronik hastalıklarla ve genel sağlık durumu ile yakından ilişkidir. Ağız ve diş sağlığının iyileştirilmesine ve geliştirilmesine katkıda bulunacak her faktör toplum sağlığı için önem taşımaktadır." dedi.

 

Dil temizliği de önemli
  • Diş ve diş etlerinin sağlığının korunması için kişiye özel en uygun diş fırçası ve macunu ile dişler günde en az 2 kez, 2 dakika boyunca fırçalanmalıdır.
  • Doğru diş fırçalama tekniği, fırçanın her iki çenede de dişetinden dişe doğru kullanılmasını ifade eder. Yani tek yönlü süpürme hareketi, kırmızıdan beyaza doğru olmalıdır.
  • Diş fırçası veya dil temizleyiciler yardımı ile dil temizliği yapılmalıdır.
Diş ipi ve ağız bakım suları kullanılmalı
  • Plak ve diş taşı (tartar) oluşumunun önüne geçilebilmesi için her fırçalamadan sonra dişler arasında kalan artık maddeler diş ipi yardımıyla temizlenmelidir.
  • Diş fırçalama işlemi bittikten sonra daha etkili bir ağız temizliği için ağız bakım suları kullanılmalıdır.
  • Ağız ve diş sağlığında hedef tüm dişlere ve diş etlerine ulaşabilmek yumuşak dokunun hijyenini sağlayabilmektir. Fırçalama, ağız gargarası ve diğer ağız bakım ürünlerinin yanında daha etkin temizlik yapabilmek için geliştirilen şiddeti ayarlanmış basınçlı suyu püskürtme esasına dayanan ağız duşları da kullanılmalıdır.

Diş Fırçası Ne Zaman Değiştirilmeli? Diş Bakımı Nasıl Olmalı?

İlk dişten itibaren ağız ve diş bakımına başlanmalı

Ağrılı, ağız ve diş bakımına, bebeklik döneminde 6. aydan itibaren başlanması gerektiğini kaydederek "Ağız ve diş bakımına ilk dişin ağızda görünmesi ile başlanmalıdır. 12-18. aya kadar ıslatılmış tülbent ya da gazlı bez yardımı ile sabah ve akşam yemeklerden sonra ağız ve diş temizliği yapılabilir. Azı dişleri sürdükten sonra ise fırça kullanımına başlanabilir. Macun kullanımına 3 yaştan itibaren başlanması ve diş fırçalamanın mutlaka ebeveyn gözetiminde yapılması önerilmektedir." dedi.

 

Diş bakımında nelere dikkat edilmelidir?
  • Dişlerde plak ve çürük oluşumuna neden olan asiditeyi oluşturan şeker ve şekerli gıdaların tüketimi minimuma indirilmelidir.
  • Dişlerde leke oluşumuna sebep olduğundan aşırı çay ve kahve tüketimi ile sigara kullanımından mümkün olduğunca uzak durulmalıdır.
  • Dişlere zarar verebilecek kürdan gibi sivri ve sert nesneler kullanılmamalıdır.
  • Sert fırçalamadan uzak durulmalıdır.
  • Özellikle çocukluk döneminde içilen suyun florür oranının yeterli seviyede olmasına dikkat edilmelidir. Sudaki florür içeriği düşük olan bölgelerde musluk suyu kullanılması durumunda, diş hekimi önerileri doğrultusunda gerektiği durumlarda florür takviyesi uygulanmalıdır.
  • En az 6 ayda bir olmak üzere diş muayeneleri düzenli olarak yapılmalıdır.
  • Sürekli kullanımda (haftada yedi gün boyunca günde iki defa) bir diş fırçasının ortalama ömrü üç aydır. Yaklaşık 200 kullanımdan sonra fırçanızı değiştirmeniz gerekir; çünkü diş fırçasının kılları yıpranır. Kıvrılmış veya kırılmış kıllar dişlerinizi düzgün şekilde temizleyemez. Birkaç ay sonra diş fırçasında bakteri ve gıda parçacıkları birikmeye başlar. Bu yüzden diş fırçası üç ayda bir değiştirilmelidir.

AMH Testi 1’in Altında Olan Kadınlar Dikkat!

Posted: 17 Feb 2022 12:43 AM PST

AMH Testi 1'in Altında Olan Kadınlar Dikkat!

Gelişen tedavi yöntemleri ile birlikte yumurtalıklarda bulunan yumurta rezervinin gösterilmesi amacıyla uygulanan AMH testi (Anti-Müllerian Hormon Testi)  kadınlarda erken menopoz teşhisi ile sağlıklı gebelik elde edilmek için önemli sonuçlar alınmasını sağlıyor. Bu kapsamda AMH değeri 1'in altında olan anne adaylarının çocuk sahibi olamayacak mıyım? endişesine kapılmadan tedaviye yönelmeleri gerekiyor.

Kadınlar, doğduğu andan itibaren belli ve değişmeyen yumurta sayısına sahipken, ilerleyen yaşla birlikte yumurta rezervleri azalmaya başlar. Özellikle 35 yaşından sonra hızlanan bu durum 40'lı yaşlara geldiğinde ise menopoz dönemiyle yumurtalık fonksiyonlarının düşmesiyle birlikte çocuk sahibi olmak için zorluklar yaşar. Bu kapsamda genetik ve çevresel faktörler, hormonal bozukluklar, stres ve ilerleyen yaşla birlikte kadınlarda yumurta rezervinin azalmaya başladığının altını çizen Prof. Dr. Yücel Karaman, ''Bu süreçte düşük AMH seviyesi tespit edilen hastaların, endişeye kapılmak yerine zamanı iyi kullanmaları çok önemli. Çocuk sahibi olamayacak mıyım? gibi sorularla başvuran hastalara, kaliteli yumurta geliştirme yöntemiyle ilgili bilgi verilmesi gerekiyor. AMH seviyesi düşük olan kişilerde çok sayıda embriyo geliştirilemeyecek olsa da kaliteli ve gebelik ihtimali yüksek olan embriyoların elde edilmesiyle gebelik şansının da artacağını bilmeleri gerekiyor'' dedi.

AMH Testi 1'in Altında Olan Kadınlar Dikkat!

AMH Testi Nasıl Yapılır?

AMH testinin kolay ancak uzman kişiler tarafından yapılması gerektiğini belirten Karaman, ''Kadınlar adet gününden bağımsız herhangi bir günde AMH değerine bakılır. Ancak sonuçların uzman bir ekip tarafından yorumlanması, gebelik için büyük önem taşır'' dedi.

 

AMH Testi Değerleri Nasıl Olmalı?

Kadınlarda AMH değerinin 1.5 – 6 ng/ml arasında olması gerektiğini belirten Karaman, '' (AMH > 4 ng/ml ) yüksek, (AMH 1.5-4 ng/ml) normal, (AMH <0.5 ng/ml) çok düşük değerler olarak incelenir. İlerleyen yaş ile birlikte bu değerlerde gözle görülür düşüşler meydana gelir. Bu yüzden her hastanın ayrı değerlendirilmesi ve kişiye özel tedavi yöntemlerinin uygulanarak çocuk sahibi olmak için acele etmeleri gerekir '' dedi.

 

 

Yumuşak Doku Tümörünün Sinyalleri Nedir?

Posted: 17 Feb 2022 12:27 AM PST

Yumuşak Doku Tümörün Sinyalleri Nedir?

Vücudumuzda yer alan sert yapıdaki kemik ve kıkırdak dokularının dışında kalan kaslar, tendonlar, kan damarları, sinirler ile eklemi çevreleyen dokular (sinovya) 'yumuşak dokular' olarak sınıflandırılıyor. Bu dokularda gelişen kötü huylu tümörlere de yumuşak doku kanserleri, tıp dilindeki adıyla 'sarkom' deniliyor. Bu tümörlerin yüzde 60 gibi yüksek bir oranı kollar, bacaklar ve kalçalarda oluşurken, yüzde 40'ı da göğüs, batın, baş ile boyunda gelişiyor.

 

Nedeni henüz tespit edilemeyen yumuşak doku tümörleri genellikle genç erişkinlerde ve çocuklarda ortaya çıkıyor. Öyle ki çocukluk çağı kanserlerinin yüzde 15'ini sarkomlar oluşturuyor. Prof. Dr. Selami Çakmak, kötü huylu yumuşak doku tümörlerinin hasta tarafından fark edilecek boyuta ulaşana dek ağrısız bir şekilde büyüyebildiği uyarısında bulunarak, "İlk belirtiler de sinsi başlayabiliyor; künt ve sürekli hafif bir ağrı şeklinde olabiliyor. Erken tanı için özellikle bu ağrıların dikkate alınması son derece önemlidir" diyor.

Yumuşak doku tümörlerinin oluşum nedeni henüz kesin olarak bilinmese de DNA'da meydana gelen mutasyonların bu kanserin gelişiminden sorumlu olduğu düşünülüyor. Ayrıca aileden geçen bazı kalıtsal hastalıklar, lenfödem, HPV gibi bazı virüsler, radyoterapi, arsenik gibi bazı endüstriyel kimyasallar, bazı travmalar ve böcek ilaçları riski artıran faktörler arasında yer alıyor.

Vücuttaki şişlikleri önemseyin! 

Yumuşak doku tümörleri uzun süre herhangi bir belirti vermeden büyüyebiliyor. Tümör vücudun hangi bölgesini tutmuşsa belirtiler de o yere göre değişiyor. Genellikle de kollarda, bacaklarda veya gövdede oluşan şişlik veya kitle ile sinyal veriyor. Çakmak, şişliğin ağrılı veya ağrısız olabildiğini belirterek, "Kötü huylu tümör yakınında bulunan kemik veya sinir dokusuna yaslanmış ve ona hasar vermişse; ağrı, uyuşma, karıncalanma ya da yangı şeklinde karşımıza çıkabiliyor. Ancak ağrılar sinsi başlayabiliyor; ilk başlarda künt ve sürekli hafif bir ağrı şeklinde olabiliyor. Hareket ile aktivite artışıyla şiddetlenmeyen ağrı istirahat halindeyken de gelişebiliyor. Akşam saatlerinde ve geceleri kötüleşebiliyor. Tümör yerleştiği kemikte dokunun zayıflamasına yol açmışsa basit bir düşme veya hafif bir travmayla kemik kırılabiliyor" dedi.

Yumuşak Doku Tümörün Sinyalleri Nedir?

Biyopsi tedavinin başarısını etkiliyor 

Çakmak, tümör tedavisinin karar ile planlama sürecinde ilk ve en önemli aşamalardan birinin 'biyopsi' yöntemini planlamak olduğuna dikkat çekerek, "Çünkü hatalı alınan biyopsiler tedavi sonucunu negatif yönde etkileyebiliyor. Biyopsi sonucunda tümörün kötü huylu olduğu belirtilmişse vücudun diğer bölgelerini de inceleyecek kemik sintigrafisi ve PET-CT gibi tetkiklerin ardından hemen tedavi aşamasına geçiliyor" diyor.

 

Multidisipliner yaklaşım çok önemli  

Yumuşak doku kanserinin ana tedavisi, geniş sınırlarla yapılan, yani tümörün vücutta hiçbir kalıntısı kalmayacak şekilde çıkartıldığı cerrahi yöntem oluyor. Çakmak, "Bazı durumlarda ameliyattan önce veya ameliyat sonrasında tedaviye ek olarak kemoterapi veya radyoterapi eklenebiliyor. Bu tedavi yöntemlerinin hangisinin önce yapılacağına ortopedist, tıbbi onkolog, radyasyon onkoloğu ve plastik cerrahi uzmanından oluşan bir takım çalışmasıyla karar veriliyor. Tedavinin planlaması baştan iyi yapıldığı takdirde cerrahi tedaviden daha iyi sonuçlar alınıyor. Dolayısıyla tedavinin başarısında multidisipliner yaklaşım ve iyi bir planlama kilit rol üstleniyor."  dedi.

İnmeye Sebep Olan Durumlar

Posted: 17 Feb 2022 12:26 AM PST

İnmeye Sebep Olan Durumlar

Beyin damarlarının birçok nedene bağlı olarak daralması, tıkanması veya yırtılarak kanın damar dışına çıkması sonucu oluşan serebrovasküler hastalıklar yaşam süresini kısaltabiliyor. Halk arasında 'inme' ya da 'felç' olarak bilinen hastalıklar, dünyada ölüm nedenleri arasında 3. sırada yer alıyor. Yaşam kalitesini düşüren bu soruna bazı hastalıklar neden olabiliyor.

 

Halk arasında genelde 'inme' ya da 'felç' olarak bilinen serebrovasküler hastalıklar nedeniyle dünyada ve ülkemizde ölüm oranları yüksektir. Dünyada ölüm nedenleri arasında serebrovasküler hastalıklar 3. sırada yer alırken, bu hastalık sonrasında engelli kalma oranı dünyada 1. sıradadır. Hastalığın nedenleri arasında genetik faktörleri kadar yaşam tarzının etkili olduğu da düşünülmektedir. Durağan bir yaşam tarzı, sigara ve alkol kullanımı değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer alırken; yaş, cinsiyet ve genetik faktörler değiştirilemeyen risk faktörleridir. Cinsiyet açısından değerlendirildiğinde erkeklerde kadınlara oranla daha fazla görülmektedir. İleri yaşlarda ortaya çıkan serebrovasküler hastalıklarda ise daha ciddi tablolarla karşılaşılmaktadır.

 

SVH'a bu sorunlar neden olabiliyor
  • Hipertansiyon, serebrovasküler hastalıkların oluşmasında doğrudan etkilidir. Kontrol altına alınamayan yüksek tansiyon (hipertansiyon) beyin damarlarında plak oluşumuna, daralmalara ve tıkanıklıklara neden olmaktadır. Hipertansiyon ilaçlarla kontrol altına alınabilmektedir.
  • Hiperlipidemi, kan yağlarının yüksekliği (kolesterol ve trigliserid) serebrovasküler hastalığın oluşmasında etkili bir faktördür. Kan yağlarının yüksekliği, aktif bir yaşam ve hayat boyu yapılacak diyet ile sorun olmaktan çıkmaktadır. Ayrıca sorun haline geldiyse ilaçlarla da tedavi edilebilmektedir.
  • Diabetes mellitus,  yani şeker hastalığı, kanın pıhtılaşmasına neden olarak beyin damarlarındaki yapıyı bozmaktadır. Oluşmaması için sağlıklı hayat tarzı, diyabet ilaçları ve yaşam boyu diyet önemlidir.
  • Sigara içiciliği, serebrovasküler hastalığa zemin hazırlayan önemli etkendir. Damar duvarına olumsuz etki yaparak, damarların büzülmesine, damar içinde plak birikimine ve dolayısıyla inmeye yol açmaktadır.
  • Kalp hastalıkları arasında yer alan kalp kapak hastalıkları, ritim bozukluğu, kalp yetmezliği ile pıhtı oluşumu ve emboliyle seyreden sorunlar serebrovasküler hastalığın nedenleri arasındadır.
  • Uyku apnesi, uykuda üst hava yollarının tıkanıklığı, horlama ve gündüz aşırı uyku hali ile seyreden bir hastalıktır.  Son yıllarda yapılan bilimsel yayınlarda, uyku apnesinin serebrovasküler hastalık açısından önde gelen risk faktörü olduğu ortaya konulmuştur.

İnmeye Sebep Olan Durumlar

 

Tedavisi altta yatan hastalığa göre planlanmalı

Serebrovasküler hastalığın medikal (konservatif- ilaçlarla), girişimsel ve cerrahi tedavisi mevcuttur. Tedavi seçeneklerine inmenin çeşidine, hastanın yaşına, hastaneye başvuru saatine, altta yatan başka hastalıkların varlığına göre karar verilir. Damar tıkanıklığı ile seyreden serebrovasküler hastalıklarda kan akışkanlığını arttıran, kan pıhtılaşmasını azaltan ilaçlara yanı sıra beyin ödemini azaltan, hastanın kan basıncını ve şekerini düzenleyen ve kolesterolünü azaltan ilaçlar uygulanır. Bazı durumlarda, inmeye eşlik eden epileptik nöbetler olabilmektedir. Bu durumda hastanın tedavisine antiepileptik ilaçlar eklenir.

Damar tıkanıklığına bağlı inme geçiren hastalar, hastaneye hızlı başvurdukları sürece hastanın altta yatan hastalıkları açısından uygun koşullar sağlanırsa trombolitik denilen ilaçlarla pıhtıyı eritme tedavisi uygulanabilir. Bunun dışında hastalara mekanik yollarla (yani uygun cihazlarla) pıhtıyı damar yolundan çıkarma operasyonu yapılabilir. Beyin kanaması geçiren hastalarda beyin şişmesini önlemek için ilaç tedavisi, kanamayı boşaltmak için ise beyin cerrahisi tarafından yapılan operasyon uygulanabilir.

Lohusalık Depresyonu Bebeği Etkiler Mi?

Posted: 17 Feb 2022 12:26 AM PST

Lohusalık Depresyonu Bebeği Etkiler Mi?

Lohusalık Depresyonu. Doğumdan sonra ilk dört hafta içinde ortaya çıkan lohusalık depresyonu, annenin suçluluk, tükenmişlik, yüksek kaygı, uyku sorunları yaşamasıyla kendi gösteriyor.  Bu dönemde anne bebeğiyle bağ kurmakta zorlandığı için bebeğini ihmal edebiliyor. Psk. Tuğçe Giray, lohusalık sendromuyla ilgili merak edilenleri anlattı.

Bu dönemin doğum sonrası depresyon, lohusalık depresyonu ya da peripartum depresyon olarak adlandırıldığını belirten Psk. Tuğçe Giray, "Lohusalık depresyonu, doğumdan sonraki ilk dört hafta içerisinde ortaya çıkar. Bu durum doğumun ardından annenin suçluluk, tükenmişlik, yüksek kaygı, uyku sorunları ve somatik belirtiler göstermesi olarak da tanımlanabilir. Bu durumu yaşayan kişiler kendilerini benlikleri kaybolmuş, bebeğin mesuliyetini alma konusunda kendisini güçsüz ve yetersiz hissetmiş olarak ifade etmektedir" dedi.

Lohusalık Depresyonu Görülme Sıklığı

Doğum sonrası depresyonda görülen semptomlar doğum yapmayan kadınların geçirdiği depresyondan farksız değil. Ancak bununla birlikte lohusalık depresyonunda olan annede ailesine karşı sevgi hissetmemesi, kendisine ve bebeğine ilgisiz kalması, çaresizlik hissetmesi gibi durumların da gözlemlenebildiğini anlatan Giray, bu durumun lohusalık döneminin ilk zamanlarında yüzde 50 ila 70 annede gözlemlenen annelik sıkıntısından ayırt edilmesinin zor olduğuna dikkat çekerek. doğum sonrası depresyon nedeniyle annenin çocuğuyla ilk bağ kurulumunu sağlayamadığı ve ailesine karşı olan duygusal değişimlerin yaşadığı için hem annenin hem de bebeğin negatif yönde etkilediğinin altını çizdi.

Lohusalık Depresyonu Bebeği Etkiler Mi?

Psikolojik Destek Alınmalı

Hamilelik ve doğum normal bir evreymiş gibi görünse de aslında anne ve anne adayları için yüksek bir stres noktası olabildiğini hatırlatan Giray, "Bu dönemde her anne ve anne adayı için hafif olarak veya yoğun bir şekilde kaygı yaşanması muhtemeldir. Genellikle anneler bu değişimlere ayak uydurabilmektedir fakat bir kısmının ise yoğun depresyon evresinin getirmiş olduğu duygu ve durum bozukları ile baş edememesi de görülebilmektedir. Bu gibi durum yaşayan yeni doğum yapmış annelerin geç kalmadan psikolojik destek almaktan çekinmeyerek bir uzmana başvurması gerekir." dedi.

 

Termik Santraller Düzenlemesi Çevreyi Yok Edecek

Posted: 16 Feb 2022 11:45 PM PST

Termik Santraller İçin Yapılan Geçici Düzenleme, Çevre Mevzuatını Yok Sayıyor

Termik Santraller Düzenlemesi Çevreyi Yok Edecek. 2020 Ocak ayında mevzuata uygun olmadıkları gerekçesiyle faaliyeti durdurulan termik santrallerin dördünde hala çevre yatırımları tamamlanmadı ama buna rağmen santrallerin, geçici faaliyet belgesi ile çalışmaya devam ettiği bildirildi. Çevre izni alan iki santralde ise izin süreçlerinin usulüne uygun işletilmediği tespit edildi.


Temiz Hava Hakkı Platformu, söz konusu santrallerin çevre yatırımlarını tamamlamadan çalışmalarına izin verilmemesi gerektiğini vurgulayarak, “Çevre Kanunu" ve "Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliği"ne göre tesislerin, hava emisyon izni, atıksu deşarj izni ve atık depolama sahalarına yönelik lisansını birlikte, entegre çevre izni olarak almaları gerekiyor. Halen özelleştirme kapsamında olan ve özelleştirilen termik santrallere, entegre çevre izni alabilmeleri için gerekli baca gazı filtreleme ve arıtma tesisleri, atıksu arıtma üniteleri ve atık depolama sahalarını inşa etmeleri ve/veya yenilemeleri adına 2013 yılında Elektrik Piyasası Kanununa (EPK) eklenen Geçici Madde 8 ile ek süre tanınmıştı. 2013-2019 yıllarını kapsayan bu muafiyet, sürenin dolmasından sonra ise yatırımlarını tamamlamamış tesislere "geçici faaliyet belgesi" (GFB) verilerek hukuka aykırı biçimde fiilen uzatılmaya devam ediliyor.” açıklamasında bulunuldu.

Santrallere verilen muafiyet süresinin tekrar uzatılması için Aralık 2019'da Meclis'ten geçirilmeye çalışılan düzenleme sivil toplum örgütlerinin ve kamuoyunun yoğun tepkisi sonucu Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmişti. Fakat ek süre tanınmamasına rağmen Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliğinin hukuka aykırı uygulamaları ve Atıkların Düzenli Depolanmasına Dair Yönetmelikte yapılan yine hukuka aykırı değişikliklerle bu santrallerin çevre yatırımları tamamlanmadan çalıştırılmasına göz yumulduğu söyleniyor.

Termik Santraller İçin Yapılan Geçici Düzenleme, Çevre Mevzuatını Yok Sayıyor

İDPAD'ın termik santrallere yönelik güncel incelemesi ile HEAL-Sağlık ve Çevre Birliği'nin ülkemizde 50MW üzerinde güce sahip hala çalışan kömürlü termik santrallerin sağlık maliyeti hakkında yaptığı güncel araştırması birlikte dikkate alındığında aşağıdaki sonuç ortaya çıkmaktadır:

 

Afşin Elbistan A Termik Santrali

Haziran 2020'de GFB alarak yeniden çalıştırılmaya başlandı. Geçen iki yıl içerisinde üç defa GFB aldı. Hala GFB ile çalıştırılıyor. 1984 yılında işletmeye alınan Afşin A termik santralinin, 1984'den bugüne sadece hava kirletici emisyonlarından kaynaklı yarattığı sağlık sorunlarının maliyeti 380 milyar TL. Santralin 16 binden fazla erken ölüme, yaklaşık 35 milyon günün hasta geçirilmesine neden olduğu tahmin ediliyor.

 

Tunçbilek Termik Santrali

Haziran 2020'de iki ünitesine GFB verilerek işletmeye alındı. Ocak 2021'de GFB'si iptal edildi, ancak yasal olarak kapalı kalması gereken süre içinde yeniden çalıştırıldı. 1956 yılında açılan ve Türkiye'de şu anda hala işletilen en eski kömürlü termik santral olan Tunçbilek santrali, geçtiğimiz 55 yılda 500 milyar TL'den fazla sağlık yükü oluşturdu. 20 bin erken ölüme ve 44 milyondan fazla hasta geçirilen güne neden olduğu tahmin edilen santralin hala çevre izni bulunmuyor.

 

Seyitömer Termik Santrali

Haziran 2020'de iki ünitesinde GFB alarak işletilen ve daha sonra kapasite artışına da gidilen Seyitömer termik santralinin şu an geçerli GFB'si 12.02.2022 tarihinde bitti. GFB'sinin süresinin dolmuş olmasına, henüz gerekli çevre yatırımlarını yapmamış ve çevre izni almamış olmasına rağmen santral faaliyetine devam ediyor. 1973 yılında açılan santral, işletmeye girdiği yıldan bugüne yaklaşık 490 milyar TL sağlık maliyeti oluştururken, yaklaşık 20 bin erken ölüme ve 43 milyondan fazla günün hasta geçirilmesine neden oldu.

 

Soma Termik Santrali

Santral 2020 Ocak ayında tamamen durdurulması gerekirken, bölgesel ısı sağlıyor olduğu gerekçesi ile iki ünitesi çalıştırıldı. İki kez GFB verildi ve halen çevre izni olmadan çalıştırılıyor. 1984 yılında açılan santralin toplam sağlık maliyeti 800 milyar TL.

 

Çatalağzı Termik Santrali

Haziran 2020'de GFB alarak tekrar işletmeye sokulan Çatalağzı termik santrali, GFB süresi 08.06.2021'de bittikten 3 ay sonra 02.09.2021'de çevre iznini almış. Arada geçen süre için uygulanması gereken idari yaptırımların hayata geçirilip geçirilmediği bilinmiyor. HEAL sağlık etki analizinde daha önce işletilip kapatılmış ÇATES-A üniteleri veri eksikliği sebebiyle hesaba katılamadığından; 1989'dan beri işletmede olan ÇATES-B'nin ünitelerinin yol açtığı hava kirliliği analize dahil edildi. ÇATES-B'nin bu süre içinde 1.110 erken ölüme, 2,6 milyon hasta geçirilen güne ve 34 milyar TL sağlık maliyetine neden olduğu tahmin ediliyor.

Kangal Termik Santrali

Santralin Haziran 2021'de alınmış bir çevre izni var. Ancak, GFB’si 04.06.2021 yılında bitmesine rağmen çevre izni bu süreçte değil daha sonra, 30.07.2021 tarihinde alınmış. Çevre izni bitiş süresi ise GFB’nin bitiş tarihinden itibaren başlatılmış ve aradaki izinsiz süreç için bir yaptırım uygulanmamış. 1986'da açılan Kangal Termik Santralinin işletmeye alındığı günden beri topluma yüklediği toplam sağlık maliyeti 446 milyar TL.

 

HEAL-Sağlık ve Çevre Birliği Kıdemli Danışmanı Funda Gacal bu konu ile ilgili "Kömür yakıtlı termik santraller iklim değişikliğinin yanı sıra başta hava kirliliği olmak üzere, hem insan sağlığına zarar veren hem de alıcı ortamda kaybolmayan ağır metaller gibi pek çok kirletici maddenin sorumlusu. Şu anda yüzleştiğimiz enerji kriziyle beraber, kömürün ucuz bir yakıt olmadığı bir kez daha kanıtlanmış iken, yaptığımız araştırmalar elektrik üretmek için kömür kullanmanın sağlık maliyetini de gözler önüne seriyor. Araştırmalarımız veri kısıtlılığı sebebiyle iyimser tahminler olmakla beraber, santrallerin sadece hava kirliliği nedeniyle son 55 yılda yarattığı sağlık maliyetinin Türkiye'nin 2020 yılı gayrisafi yurtiçi hasılasına eşit olduğunu gösteriyor. Bu maliyetin bedeli toplumun sağlığı, uzun erimli çevre etkileri ve kamu bütçesine maddi yük" dedi.

Erkekler HPV Aşısı Yaptırmalı Mı?

Posted: 16 Feb 2022 12:58 PM PST

Erkekler HPV Aşısı Yaptırmalı Mı?

Uzun zaman boyunca sadece kadınları etkilediği düşünülen siğiller için son zamanlarda erkeklerde de ciddi sağlık problemlerine neden olabileceği için en geç 27 yaşına kadar HPV aşısı yaptırması uygun olacaktır. 

HPV, (Human Papilloma Virüsün) kadınlarda çoğunlukla cinsel yolla ulaşarak Rahim ağzı kanserine neden olurken, erkeklerde ise ağız, yutak, anüs ve penis kanseri ile genital bölgede siğillere neden olmaktadır. Erken teşhis ve doğru planlanan tedavi sayesinde HPV ile mücadele etmek mümkün olabiliyor. Prof. Dr. Fatih Altunrende HPV virüsü hakkında bilgi verirken 'İnsanlarda hastalığa neden olan HPV, bilinenin aksine ortak kullanılan havuzlardan veya tuvaletlerden bulaşmayacağını' ifade etti. Ayrıca 'HPV'nin  ender de olsa vulva, vajen, anüs, ağız ve yutak kanseri gibi kanserlere de yol açabileceğinin' bilgisini paylaştı.

HPV aşısı erkeklere uygulanmalı mıdır?

Human papilloma virüsün neden olduğu genital siğiller toplumda yaygın olarak görülmektedir. Cinsel yolla bulaşan bir hastalık olması nedeniyle hastalar bu durumu saklamaya eğilimlidirler. Bu nedenle toplumda gerçek anlamla yaygınlığını saptamak oldukça güçtür. Bazı hastalarda ise semptom görülmediğinden yayılma çemberinin kırılması oldukça zordur. Human papilloma virüsün meydana getirdiği siğil yapıları estetik bozulmanın yanında rahim ağzı, anüs, orofarinks ve penis kanserleri ile yakından ilişkilidir.

Korunmak  Mümkün mü?

Genital siğiller cinsel yolla bulaştığı için genellikle çok sayıda cinsel partneri bulunan bireylerde görülmektedir. Bu nedenle bir kişi çok sayıda insanın enfekte olmasına sebebiyet verir. Devamlı kondom kullanımı siğil bulaşılma riskini azaltsa da tamamen ortadan kaldırmaz.  Bu nedenle insanların enfekte olmadan önce aşılanması korunma için en doğru yöntem olmayı sürdürmektedir.

Erkekler HPV Aşısı Yaptırmalı Mı?

Erkeklerde aşı uygulanmalı mıdır?

Human papilloma virüs için geliştirilen aşılar öncelikli olarak cinsel aktivesi henüz başlamamış kız çocuklarına önerilmekteydi. Zaman içerisinde erişkin kadınlar ve erkeklerde de aşının kullanımı onaylanmıştır. Hatta enfekte olmuş insanlarda bile aşı kullanımının virüsün vücuttan temizlenmesini kolaylaştırdığı tespit edilmiştir. Bu nedenle aşının cinsel yönden aktif olan tüm bireylerde kullanılması hastalığın yayılmasını önleyebilir.

Aşı olmakta geç kalmayın!

Uzun zaman boyunca sadece kadınları etkilediği düşünülen siğiller için son zamanlarda erkeklerde de ciddi sağlık problemlerine neden olabileceği bildirilmiştir. Rahim ağzı kanseriyle yakın ilişkisi olduğu bilinen genital siğillerin erkeklerde de anüs ve penis kanseri neden olabileceği bildirilmiştir. Bulaşın engellemesi için 9-26 yaş arası erkeklerin aşılanması en etkili yöntem olarak görülmektedir. Bu nedenle 27 yaşına kadar aşı olunması gerekmektedir.

 Lezyonlarda etkin tedavi

Tüm viral enfeksiyonlarda olduğu gibi genital siğillerde tekrarlarla gitmektedir. Siğilin giderilmesi için ısı ile yakma, soğuk ile yakma ve lokal tedaviler kullanılmaktadır. Tedavilerdeki ana sorun lezyonların zaman içerisinde tekrar etmesidir. Lezyonların cerrahi olarak ısı enerjisiyle yakılması sonrasında uygulanacak lokal tedaviler nüksten korunmak için en iyi seçenek olarak görülmektedir.

Post a Comment

Previous Post Next Post